23 Eylül 2010 Perşembe

Onkoloji Hastanesi'nde İlk Gün

Hacettepe Onkoloji Hastanesi'ne ayak bastık bugün.

Sandığımızdan daha kolay ikna ettik Güneş'i. Işık da anneanneyle parka gitti biz hastaneye giderken. Öperek yolladı bizi, simit ısmarlayarak.

Arka kapıdan girdik hastaneye, ön kapı çağrışım yapmasın diye. Ve "burası da Proton Center gibi küçük hastane bak" diye motive ettik. Akıllı akıllı idi Güneş'im, ta ki doktorlardan birinin ofisine girinceye kadar. Çok kısa sürede Pediatrik Onkoloji'nin beş profesörünün üçünü gördük. Aslında sırada bekleyenlerin kötü ve haklı bakışları altında. İlk günümüz, dedim içimden, şaşkınız biraz mazur görün daha sonra herkes gibi bekleriz, emin olun.

Dosyamızla gitmiştik, anlattık gelişmeleri, sevk, dosya, ilaç prosedürleri ile ilgili yapılacakları öğrendik. Bu arada sakindi Güneş. Ta ki dosyayı düzenleyen benim hemşire olduğunu düşündüğüm ama doktor olan "tatlı abla" Güneş'e seni muayene etmem gerek diyene kadar. Aslında ben muayene kelimesinden de uyanmadım, çünkü MD Anderson'da (malum ara sağlık elemanı bol olunca) "advance practice nurse"'ler muayene ediyordu Güneş'i. Buradaki hiyerarşi, kıyafet, iş paylaşımını öğrenmem gerekecek. Mustafa benden daha tecrübeli, o benim gafımı düzeltti. Neyse, tatlı abla "ablacım ablacım" diye diye nörolojik muayene yaptı, Güneş ne kadar izin verdiyse.

Kan tahlili için kan vermek gerekti. Biz acaba Türkiye'de port kullanılıyor mu derken, çocuklarda yaygın kullanıldığını öğrendik. Ama sadece bir kan tahlili için yapmak abes geldi hemşirelere. Şaşırdılar. Ama dedik, koldan olunca çok üzülüyor. Günlerce morlukları geçmiyor. Gerekirse biz alırız kit'i falan. Yok sorun değil, dediler. MD Anderson'da kucağımızda oturarak yapılırken, burda yatarak aldılar. Tarz farkı ama yine gayet beceriklice. Buna sevindik.

Md Anderson'un pediatrik katına göre burası çok "sönük" ve "hüzünlü". Koridorlar, odalar, doktorların ofisleri bile dökülüyor. Hacettepe'nin diğer yerlerinde aynı izlenime kapılmıyor insan. Hacettepe'nin diğer bölümleri, İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'ndeki hijyen ve düzen aslında Amerika'yı aratmıyordu. Buna şaşırdım, belki sıra gelmemiştir yenilemeye. Fiziki şartlar kötü. Güneş'in göğsüne kan alınmadan önce "emla" diye bir krem sürüyoruz acımasın diye, onu kafeteryada sürdük. Çünkü oturacak sandalye yoktu. Hasta çocuklar bile ayakta, bu tablo insanı üzüyor. Onun dışında insanlar da müthiş kederli gözüküyor. Kederli olmamak mümkün değil tabi ama çocuğun olduğu yerde hastalık bile olsa gülme, konuşma, renk arıyor insan. Giderken taktığım küpeler Güneş'in çok hoşuna gitmişti, onlarla oynayıp, gülüşüyorduk. Bu bile çok dikkat çekti.

Doktorlar "hoşgeldiniz, zor bir tümör, beklentimizi yüksek tutmayalım" dediler. "Evet zor olduğu kafamıza o kadar iyi kazındı ki artık ama biz yine de "gerçek bir umut" besliyoruz" demedik. Burada söylüyorum, "son zerre umuda kadar" mücadele edeceğiz kızım. Allah hiç bir anne babayı umutsuz bırakmasın.

Mustafa öğleden sonra kan sonuçlarını aldı, çok iyi hepsi, beyazküreler 9000. Geçen hafta 5000'di. Kocaman maşallah Güneş'ime. Bu arada iki genç doktorla tanışmış Mustafa, biri bizim MD'deki doktorlarımızı iyi tanıyor, orada çalışmış. Belki, iyi haber mi bilmiyorum ama hastaneye yatmak yerine her gün birkaç saatlik damardan ilaç ve sıvı verilmesi hususunu değerlendirecekler. Biz talep etmedik, onlar uygun olabilir dediler. Güneş çok üzülmez, Işık çok üzülmez, o kesin, böyle bir durumda. Ama bize çok hemşirelik düşer. Yapabilirmiyiz? Acil herhangi bir durumda hastaneye gitmek gerekecek. Pragmatik bir çözüm, bize özgü, umarım bakımında bir şey atlamayız kuzumun.

Kemoterapi ilaçlarını çocuklar bir odada birkaç kişi birlikte koltuklarda hafif yatarak ya da oturarak alıyorlar. Hacettepe'de daha önce yattığımız serviste odamızı kitaplar, filmler, oyuncaklar, boyalar ve aktivitelerle oyun odası gibi yapmıştık. Burada da bu sıkıcı saatleri belki sadece Güneş için değil tüm çocuklar için renklendirebiliriz. Kim bilir. Çocukların hepsini kendi çocuğum gibi kucaklayıp, şımartmak geliyor içimden. Ah, ne kadar kör yaşamışız. İlla başımıza mı gelmesi gerekiyordu anlamak için. Yapılması gereken, bize de düşen ne çok şey olabilir. Var.

3 yorum:

  1. 'Zor bir tümör, beklentiyi yüksek tutmayalım' Bu tarz cümleleri sevmiyorum. Fazlaca "tablet" geliyor bana. Yani konuşmadan önce bir doz klişe. Tıpta "hastalık" yoktur halbuki, "hasta" vardır. Ayrıca bana göre 'zor tümör' zapturapta alınamayan tümördür.Eğer zor ise bu tümör bu çocuk zoru başardı, tümör stabil. Bir insan söz konusuyken hele hele insanın çocuğu söz konusuyken beklenti nasıl yüksek tutulmaz onu da anlamam mümkün değil. Bu cümle moral bozmak dışında neye yaradı onu hele hiç anlamadım.

    Ama benim aslan yürekli, savaşcı arkadaşlarım ! En çok Güneş'e sonra sizin mücadeleci ruhunuza güveniyorum. Gelecek güzel günlere her zamankinden de çok inanıyorum.

    Erinç

    YanıtlaSil
  2. Ayşegülüm ağzına diline sağlık, ne güzel söylemişsin "son zerre umuda kadar mücadele"! Bir de "Yapılması gereken, bize de düşen ne çok şey olabilir" diyorsun, bizim de yapabileceğimiz şeyler varsa lütfen paylaş.
    Nazlı

    YanıtlaSil
  3. Valla ben de Erinc'e katiliyorum. Ilk gunden boyle laflar etmeye ne gerek var. Doktor olarak gorevleri biraz da moral asilamak olmali, degil mi yani? Iyilesebilmek icin once psikolojik olarak guclu olmak lazim. "Bedsize manner" derler ya burada, pek gelismemis galiba. Birkac ay once olsa sizi daha kotu etkilerdi sanirim. Ama Amerika'daki umutlu yaklasim, kafanizin sakinlesmesi size guc verdi sanki. Siz kulak asmayin bunlara.

    Bakarsiniz Onkoloji hastanesinde buyuk gelismelere sebep olursunuz, oyun odasi filan kurarsiniz sonunda. Size kolay gelsin. Sik sik yazdiginiz icin de tesekkurler...

    Burcu

    YanıtlaSil